KÜLTÜRLERİN DÜĞÜNÜ

19.12.15 0 yorum
Hazırlanın! Doğudan batıya, kuzeyden güneye bir seyahate çıkıyoruz. Önceki senelerin aksine olimpiyat misafirleri gelmeden, biz onların kapısını çalıyoruz. Ve her birinden duygu yüklü sohbetleri sizlere sunuyoruz. İşte Bangladeş’ten Danimarka’ya, Gürcistan’dan Romanya ve Kenya’ya ‘sevgi dili Türkçe’ potasında eriyenler…
1 iken 11 oldu. Az zamanda Türkiye heyecanlarıyla doldu. Aksiyon da 4’üncünden itibaren her Türkçe Olimpiyatı mevsiminde okuyucularına daha iyi haberlerle ulaşmak için çabaladı. Bir sene öğrencileri taşıdı kapağına, diğer sene öğretmenleri... Sonra dünyanın farklı coğrafyalarında doğan öğretmen çocuklarını tanıttı. Kısacası, 12 ayda bir, “Acaba bu defa hangi kapakla çıksak okuyucu karşısına?” diye düşündü durdu. Aynı telaş ve araştırma bir iki ay önce nüksetti. Ve ortaya bu dosya silsilesi çıktı.
Önceki senelerde onlar geldikçe hikâyelerini sunuyorduk, sizlere. Bu defa biz erken davrandık. Evlerine misafir olup, okullarında ağırlandık. Türkiye’yi mayıs ortasından haziran sonuna kuşatan Türkçe Olimpiyatları’na nasıl hazırlandıklarını, organizasyonun onlar nezdinde ne anlama geldiğini araştırdık. Gürcistan’da Dil ve Kültür Şöleni adıyla gerçekleşen etkinliğe nasıl sahip çıkıldığını fark ettik. Eski olimpiyatçılardan Vano Dvalishvili’nin, halefi yarışmacıları bu yılki yarışmalara nasıl hazırladığını gözlemledik. Alexandra Kandelaki’nin heyecanına ortak olduk. 9’uncu olimpiyat şiir birincisi Leyla Kurbanova’nın anılarıyla duygulandık.
Karadeniz’in doğusundan batısına, Romanya’ya geçince Andrei Bârlâteanu karşıladı, bizi. Diploma aldığı Bükreş Bilgisayar Lisesi’ne dair hatıralarını paylaştı. Ülke finali sponsorlarına niçin katıldığını anlattı. 1 yaşındaki kızını da “Bizim Okullara” göndereceğini söyledi. Christian Vlad nam-ı diğer Marslı Cumuksi, gelecek hayallerinde Türkiye’nin yerinden bahsetti.
Danimarka’da Türkçe öğretmeni Fatih Doğan ile müzik öğretmeni Kemaliye Hüseyinova’nın azmini gördük. Kuzey’in soğuk ikliminde zihin ve gönüllerdeki önyargı aysberglerini nasıl erittiklerini öğrendik. Anadolu Dil ve Kültür Derneği’nin hikâyesi ile heyecanlandık.
Bangladeş’te Tasnia Naim Anika’dan olimpiyat rüyasını dinledik. Raida Zaman’ın Türk okulu ve öğretmenleriyle bağını gönülden hissettik. Ve Bengal diyarında üniversite öğrenimi gören belletmen “Duygu”ların nasıl “Filiz” verip sevgi köprüleri kurduğunu öğrendik.
Nihayet Afrika’daki yeşillikler diyarı Kenya’da Liam Chema’yı hüzne boğan olimpiyata gidememe tedirginliğine ortak olduk. Okula baştan mesafeli yaklaşsa da sonrasında alışan, bunun da ötesinde arkadaşlarını okulla tanıştıran Abdurrezzak Barre’deki değişimin sebebini araştırdık.
Hâsılı, 140 ülkeden 2000 öğrenci Türkiye’ye gelmeden biz 3 kıtada 5 ülkeyi gezip, Aksiyon okuruna olimpiyatların öteki yüzünü sunmaya çalıştık. Büyüğü başta İstanbul, Ankara ve İzmir’de gerçekleşecek kültürlerin düğününün küçüğünü yerinde müşahede edip dilimiz döndüğünce sizinle paylaştık…

Tekrar katılmayı kim istemez ki!

11’inci şenliğe, eski olimpiyatların özlemi, yenilerin heyecanı ile katılıyor Gürcistan. Ödüller bir yana, yarışmacılar asıl, kurulacak dostluklara, yaşanacak ortaklıklara odaklanmış vaziyette.
Alexandra Kandelaki elinde mikrofon pürdikkat anlatılanı dinliyor. “Rahat ol, sahnede kendini sıkma. Sen şarkını söyle. Oradaki kalabalık seni etkilemesin. Vücudunu çok kasma.” Ve en önemli tüyo ihmal edilmiyor: “Gülümse, en katı gönülleri bile yumuşatırsın.”
Bu yıl 11’incisi tertiplenen “Türkçe Olimpiyatları”nın ya da dünya genelindeki yeni adıyla, “Dil ve Kültür Şöleni”nin Gürcistan ayağındayız. Kutaisi şehrinde Anadolu insanının emeğiyle eğitime başlayan Niko Nikoladze Lisesi’nin tiyatro salonunda. 16 Mart’taki ülke finallerine hazırlanan öğrenciler son bir iki günü iyi değerlendirmek için canla başla gayret ediyor. Çünkü buradaki başarı, Türkiye’ye gidip olimpiyat heyecanını yerinde yaşama ve ötesinde Gürcistan’ı temsili sağlayacak.
Türkçe ve müzik öğretmenleri de yarışta. Çünkü aynı coşku ve istekle etkinliğe hazırlanan 6 Türk okulu (Diğerleri başkent Tiflis, ona yakın Rustavi ve liman kenti Batum’da) daha var. Herkes öğrencisinin başarısı için duacı. Fakat Kutaisi’nin artısı 7’nci olimpiyatlarda sempatik tavırlarıyla dikkat çeken Vano Dvalishvili. O da hocaları gibi her bir yarışmacı ile tek tek ilgileniyor. Tecrübesini paylaşıyor. Şarkı kategorisi uzmanlık alanı. Ferhat Göçer’in “Ayrılsak ölürüz biz” parçasıyla elemelere katılan Kandelaki’ye ekstra zaman ayırıyor. Kaygısını azaltıp konsantrasyonunu artırmaya çalışıyor. Tabii, pek başarılı olduğu söylenemez. Din adamı baba ile ev hanımı annenin oğlu Alexandra’daki Türkiye ve organizasyon merakı provayı yer yer sekteye uğratıyor. Gerçi öncesinde, İstanbul ve Ordu Ünye’ye gitmiş. “Pide”nin adını ve tadını öğrenmiş lakin bu duygusunu bütünüyle yenemiyor. Mesela, Amerikalılar nasıl yaşıyor? Cevap Vano’da, “Gürcistan elemelerini geçip olimpiyata katılabilirsen sorar, öğrenirsin.”
Müzik öğretmeni Mzevinari Saldad-ze’nin yanında ise diğer şarkı yarışmacısı Gvantsa Geguşadze ile şiirden hazırlanan Mari Kuncikidze var. Öğrenciler heyecanlı, tabii hocaları da... Çünkü Nikoladze Lisesi’ndeki ilk yılında bu denli büyük bir rekabete hazırlanıyor. Mesleğinde 12 seneyi deviren Saldadze’nin okula gelmesi de hayli ilginç. Aslında bir arkadaşı gelecekmiş. Tiflis’te kalması gerekince ona söylemiş. “Hem ‘memleketin, rahat edersin’ dedi. 5 dakikada ortamı anlattı.” Dinledikleriyle ikna olsa da, ‘görmekte fayda var’ diye düşünmüş. “Kalite beklediğim gibi çıktı. Temizlik ayrıca dikkatimi çekti. Sadece Türkleri çalıştırdıklarını zannediyordum. Meğer öyle değilmiş. Neticede anlaştık. Şimdi hedefimiz olimpiyat.” Yoğunluk ve zorluk ise gözünü korkutmak bir yana azmi ve şevkini tetiklemiş. Hâsılı, ortama kısa sürede alışmış. Öyle ki vakti gelince çocuklarını burada okutma niyetinde.
Kızının öğretmeni bunları anlatırken, Marina Mindeli gülümsüyor. Gvantsa’yı, Nikoladze’ye göndermekten duyduğu memnuniyeti şöyle ifadede ediyor: “Kaydı arkadaşların tavsiyesi ile yaptım. Türkiye’yi kardeş ülke olarak görüyorum. Türk dili ve kültürünü öğrenmesini de istiyorum. Sonra lazım olacak. Yani İngilizce ve Rusça ayrı ama Türkçe başka.” Evladının olimpiyat arzusunu da olumlu karşılamış, hatta sevinmiş. Çünkü isteği görmüş. Yoksa Gvantsa niçin banyoda ayna karşısında, Sıla’nın “Yoruldum” şarkısını söyleyip dursun?
Necip Fazıl Kısakürek’in “Canım İstanbul” ve Nurullah Genç’in “Hıçkırıklar” şiirini üç haftada ezberleyen Mari Kuncikidze’nin Türkçesi arkadaşlarına nazaran daha iyi. “Annem İstanbul’da çalışıyor. Bazen yanına gidiyorum. Tabii pratik oluyor.” Alexandra’nın 2 kardeşi, Gvantsa’nın abisi Niko Nikoladze’de. Bu onlarla okul arasında ekstra bir bağ. Mari’ninse yakını yok. Lakin muhabbeti arkadaşlarından az değil. Bunu sadece sözleri değil, jest ve mimikleri de ortaya koyuyor
Provaları fazlasıyla sabote ettik, düşüncesiyle ayrılmak istediğimizde Vano geliyor, “Öğleden sonra bize misafirsiniz, yemeğimizi tatmadan Türkiye’ye dönmek yok.”
‘Dil’baz bir aile
Dede Vova Kharebava, anneanne Luiza Navmenko, anne Valentina Kharebava ve abla Nino Dvalishvili evin kapısında. Güler yüzle buyur edip salondaki mükellef sofraya alıyorlar. Masanın iki ucu mütebessim anneanne ile ciddi dedeye ayrılmış. Vano ile annesi misafirle karşı karşıya. Abla Nino ise mutfak-sofra bağlantısından sorumlu.
Söze Vano başlıyor: “Bizi kırmadınız, davetimizi kabul ettiniz ve evimize geldiniz, çok teşekkür ederiz.” Sonra aile fertlerini tanıtıyor. Anneanne emekli anaokulu öğretmeni. Dede emekli memur. Abla öğrenciliğe devam ediyor. Anne eski lokanta işletmecisi, yeni asker. Daha doğrusu zoraki ordu mensubu. Bir arkadaşı orduya katılması için ona yardım etmesini ister. Teklifi geri çeviremeyen Valentina Hanım, yetkililerle görüşmeye gider. Ancak kayıt yapan memur isimleri karıştırınca aracı silah altına alınır. Birden üniformayı üzerinde bulunca ne yapacağını bilemez; durumu çaresiz kabullenir. Tabii bir süre sonra lokantaların işletmesinde sıkıntı çıkar. Dükkânlar kapanınca maddî sıkıntı kendini iyiden iyiye belli eder. Lokantalar da elden çıkıp maddi sıkıntı baş gösterince, çareyi yurtdışı görevde aramış. Böylece ilki 6 ikincisi 7 aylık zorunlu görevle evinden ve çocuklarından ayrı düşer. Bir süre sonra da hayatları normale döner.
Aile dil konusunda maharetli. Ana dili harici en az iki dil konuşuyorlar: Rusça ve İngilizce. Anneanne ise aslen Ukraynalı ve daha çok lisan biliyor. Rusça, Gürcüce, İngilizce konuşuyor ve şimdilerde Arapça çalışıyor. Eğitim konusunda da söz onda. Torunlarının Nikoladze’ye gitmesini o onaylamış. “Valentina bahsetti. Gittim, kontrol ettim ve beğendim. Ve kayıtları yaptık.” Okul ve öğretmenlerle gönül köprüsünü inşa eden vaka ise, ilk Anneler Günü’nde gerçekleşmiş. Hocalar ellerinde çiçek eve gelir. Annelere, “Biz burada gurbetteyiz, analarımız uzakta, siz de bizim anamız sayılırsınız.” deyince tabiri caizse film kopar. O gün bu gündür, karşılıklı sağlam bir muhabbet var.
Vano’nun olimpiyata gidişine gelince. Şarkı söyleme yeteneği küçük yaştan vardır. Okulda da fark edilince, öğretmenler konuyu açar. Aile hocalara fazlasıyla güvendiğinden teklifi kabul eder. Çalışmalar sonrası ülke finalinde heyecan doruktadır. O derece ki şarkıyı okurken hata yapar. Kaybettiğine hükmeder; ama yanılır. Adı birinci diye anons edilince hayalleriyle arasındaki engel kalkmıştır.
Olimpiyat atmosferi tek kelimeyle “muhteşem”dir. “Tabii çocuktum o vakit, hocalarımı biraz üzdüm galiba. Laf dinlemiyordum. Sonrakilere bu hususları da anlatıp tavsiyelerde bulunuyorum.” Sonra Abla Nino’nun olimpiyat macerası gündeme geliyor. İlk, 9’uncuya şiirden hazırlanmış ancak ikinci olmuş. Birinci ise o yıl ülkeye altın madalya kazandıracak Leyla Kurbanova. 10’ncuya ise özel beceriden katılıp mansiyon almış.
Konu açılmışken Leyla ile devam edelim. Tiflis’te mukim aile aslen Azerî Türk’ü. Baba Yasin Bey Türk okullarından memnun. Kızını ilk oraya vermek istese de ilkokul yokluğu sebebiyle Gürcü mektebine vermiş. İkinci sene Özel Demirel Koleji’nde ilkokul açılınca kaydını almış.
7’nci sınıfta iken (2009) Türkçe öğretmeni, öğrencileri eve çaya davet eder. 6’ncı olimpiyatın görüntüleri izlenir. “Gürcü öğrenci vardı, şiirde. Güzel okumuştu ama elendi. Üzüldüm.” Sonra o yılki etkinlikte Vano’yu izler. Akrabası Sevinç Kurbanova da kompozisyondan katılmıştır. İkisi de derece ile dönünce gitme arzusu artar ama isteği kimseyle paylaşmaz. 8’inciye başvurmaya karar verir ki vakit kaçmıştır. Hocaları şevkini görünce sürece dâhil ederler. Dil bilgisini seçer. Zorlanınca şiire yönelir. Can Yücel’in “Her şey sende gizli” eserini ezberler. Ayrıca Necip Fazıl’dan “Kaldırımlar” ve Erdem Beyazıt’tan “Telgrafın tellerini kurşunlamalı”. Lakin olmaz. Çok üzülür. Öğretmeni, “Pes etme, seneye dene.” diye yönlendirince 9’uncuya hazırlanır. Mehmet Akif Ersoy’dan “Koca Karı ile Ömer”i ezberler. Okunması 12 dakika sürdüğünden ülke finalinde seyirciyi tutmaktan korkar. Üstelik rakipleri Kutaisi ve Batum iddialıdır. Sunumlar biter, sıra sonuçlara gelir. 3’üncü ilan edilir adını duyamaz, 2’ncide de duyamaz. Çünkü birinci olmuştur. Sevincine 2 aylık stresli bir bekleyiş eklenir.
Tahminler tutmuyor!
Nihayet bütün prosedürler tamamlanır. Ekip Türkiye uçağına biner. Arkadaşı şarkı yarışmacısı Elene Okroshiashvili, tahminde bulunur, “İnanıyorum bu yıl kesin birimiz madalya alacak.” Leyla, “Sen alacaksın.” karşılığını verir. İkilinin öngörüsü tutmaz. Çünkü yalnız biri değil, ikisi de madalya kazanır. Leyla altın, Elene gümüş.
Finalde en büyük rakibi Azerbaycan’dır. Olimpiyata özel ezberledikleri iki şiir vardır, “Kubbeler” ve “Atîyi karanlık görmek”. Leyla ilkini, rakibi de ikincisini ister. Olimpiyat komitesi ise tam tersine karar verir. Hazırlık süresince sürekli yanlış okur. Final günü de hayli tedirgindir. Ama korktuğu başına gelmez. İlk defa o gün eksiksiz tamamlar. Kurtuldum diyecekken, “Salona Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı geldi, tekrar sahneye çıkacaksın.” denilir. Ve aynı stresi tekrar yaşar. Sonuçta altın madalya ile Tiflis’e gelir. “O günlerden geriye hoş anılar kaldı.” Tekrar gitmek ister misiniz, sorusunu o ve akrabası Sevinç’e yöneltince, Leyla hemen cevaplıyor, “Kim istemez ki!”
Bunlar Gürcistan’a dair küçük notlar. Bütün bu coşkunun neticesi farklı dallarda 11’inci coşkuya katılacak 30 kişilik Gürcistan heyeti. Gvansa şarkı finalinde ikinci olmuştu. Yarışmalarda yok lakin şehir turnelerinde yer alacak. Öğretmenleri şarkıda ülkesini temsil edecek Alexandra’dan ümitli. Ruslan Gigaşvili ile Liana Nijaradze’nin kısa filmi de dikkat çekici. Bir çocuğun hayatını kurtarabilmek için denizde boğulduğu gün, hamile eşi doğum yapan gemi kaptanının hikâyesini anlatıyor. Leyla ise şehir programlarında sunucu. Ve tabii diğerleri…

Bangladeş dilde de kardeş

Gönül kardeşliğini Anadolu insanının en zor döneminde, İstiklâl Savaşı yıllarında göstermişlerdi. Kendi sıkıntılarına rağmen aralarında para toplayıp göndermişlerdi. Şimdi Bengallerle yeni ortak payda Türkçe.
Güney Asya ülkesi Bangladeş, zıtlıklarıyla öne çıkan bir yer. Yüzölçümü Türkiye’nin 5’te biri; ama nüfusu 170 milyon civarında. 3 yaşında anaokulu ile başlayan mecburi eğitim üniversiteye kadar 16 yıl sürüyor. Fakat Bangladeş okuma yazma oranı en düşük ülkelerden. Uluslararası Ümit Türk Okulları, 1996’dan beri faaliyette. Başkent Dakka, Chittagong ve Bogra şehirlerinde toplam 8 şubesi ve 1500 öğrencisi var. Uluslararası sınavlarda başarılı sonuçlar alıyor. Mezun öğrenciler, Amerika’daki MIT, İngiltere’deki London School of Commerce gibi ünlü okullara girmekte zorlanmıyor. 2005 yılından beri katıldığı Dil ve Kültür (Türkçe) Olimpiyatları’nda da adından söz ettiriyor.
Biz Türkçe konusundaki başarının peşindeyiz. Başkent Dakka’da başarının mimarlarından Türkçe öğretmeni Ahmet Makan ile birlikteyiz. Ahmet Hoca, 8 yıldır Bangladeş’te. Bugüne kadar olimpiyata katılan öğrencilerin çoğunda emeği var. Ama o, aslan payını öğrencilere ve ailelerine veriyor ve bizi onlara götürüyor. Önce geçen yıl Türkiye’deki olimpiyat programlarına katılan 8. sınıf öğrencisi Raida Zaman’ın evine misafir oluyoruz. Annesi Roksana Zarin ve kardeşi Naşra ile birlikte karşılıyor. Babası Quamnuzzaman, işi gereği Avustralya seyahatinde; ama selamını bırakmış. Kısa tanışma faslından sonra sohbetimiz başlıyor. Raida, ilkokuldan itibaren Ümit Türk Okulları’na devam ediyor. Burada Türkçe dersi 3. sınıfta müfredata giriyor. Raida’ya başta zor gelmiş; ama öğretmenlerini sevmesi ve onların çocuklarıyla yaptığı arkadaşlık farkında olmadan Türkçesine katkı yapmış. Hatta 5. sınıfa geldiğinde annesinin şaka yollu “İstersen okulunu değiştirelim!” teklifine tereddütsüz itiraz etmiş.
Olimpiyatları da ilk kez o yıl duyar. Olimpiyata katılan öğrencilerden Türkiye hatıralarını dinler, videolarını seyreder. Türkçe ve Türkiye sevdası o an düşer gönlüne. Ertesi yıl öğretmeninin “Olimpiyatlara katılmak ister misin?” teklifine düşünmeden cevap verir. Tabii ailesinin desteğini de arkasına almıştır. Roksana Hanım’a desteğin sebebini soruyoruz. Önce ‘okula ve öğretmenlerine güven’i sayıyor ve “Çocukların farklı bir dil öğrenmesi, o dilin konuşulduğu ülkeyi görmesi, kültürünü tanıması büyük zenginlik.” diyor.  Eşi de böyle düşünmüş, hatta Türkçe bilmenin kızını daha özel kılacağını söylemiş. Bangladeş’te ilkokula gelen bir öğrenci ana dilinin yanında İngilizce de biliyor. Türkçe öğrenenler için bu en az üçüncü dil demek. Raida’nın babası, “İngilizce, Fransızca gibi dilleri bilen çok. Farklı olmak için daha az bilinen dilleri öğrenmek gerekir.” diyormuş. Bu farkın mutlaka ona kazandıracağına inanıyor Raida’nın ailesi.
Elbette böylesi bir destek yeterli olmuyor, olimpiyat vizesi için. Hazırlanan çok sayıda öğrenci var, o yüzden çok çalışmak gerekiyor. O da öyle yapar ve geçen yılki Bangladeş olimpiyat finalinde başarılı olur. Ama Türkiye’deki elemelerde takılınca finalde yarışamaz. Olimpiyat heyeti onu Türkiye turnesinde değerlendirir. Farklı şehirlerde Türkçe ve Bengalce şarkılar söyler. ‘Başarısızlığın’ onun açısından bir açıklaması var elbette: “Türk şarkıları ile Bengal şarkılarındaki vurgular çok farklı. Ses ayarı yapmak, şarkıya uydurmak zor.” Raida, Türkçe şarkılar için o kadar çok ses çalışması yapmış ki, zaman zaman sesini Bengalce şarkılara uydurmakta güçlük çekmiş. Bu yılki olimpiyatlara da yine şarkı dalında hazırlanıyor. Funda Arar’ın ‘Benim için üzülme’ ve ‘Senden öğrendim’ şarkılarını söylüyor. Derslerden vakit buldukça çalıştığını söylüyor ama annesinin dediğine bakılırsa ‘vakit buldukça’ ifadesi hemen her güne karşılık geliyor: “Raida günlük ödevlerini yapmak için odasına çekilir; ama bir süre sonra şarkı sesi gelmeye başlar.”
Ahmet Hoca, aslında her şeyin bir plan dâhilinde yürüdüğünü vurguluyor. Haftada bir iki günle başlayan çalışmalar sona yaklaştıkça 5-6’ya çıkıyor. Zaman zaman yatılı kampa alınıyor öğrenciler. Bu, Türkçe pratiğini geliştirmek açısından son derece önemli, çünkü günün büyük bölümü yurttaki belletmenlerle geçiyor.
Kelimelere ‘duygu’ verenler
Gerçekten Türkçe öğretmenlerinin en büyük yardımcıları belletmenler. Duygu Bostancı ve Filiz Köse, Bangladeş’te hem üniversite okuyor hem de Türk okulunda belletmenlik yapıyor. Onlar kendi dersleri kadar olimpiyatlara hazırlanan öğrencilere de vakit ayırıyor. Dolayısıyla yatılı öğrenciler olimpiyata katılma noktasından daha şanslı. Zaten bu yıl olimpiyat elemelerini geçenlerin çoğu yatılı. Bostancı ve Köse öğrencilerin çabuk algıladıklarını ve çok arzulu olduklarını söylüyorlar: “Bazen yoruluyoruz, biraz dinlenmek istiyoruz; ama onlar devam etmek için bizi zorluyor.” Şiirlerin, şarkıların anlamını derinlemesine öğrenmek, duygusunu anlayabilmek onların yardımıyla oluyor. Hatta öğrenciler diğer ‘duygularını’ da onlarla paylaşıyormuş, elbette Türkçe konuşmak şartıyla. Yatılı okulda öğrenciler için belletmenin üç anlamı var; anne, arkadaş, öğretmen. Bu kadar yük, çiçeği burnunda üniversite öğrencisi için fazla değil mi? Yükün farkında olsalar ağır gelir mi bilinmez; ama onlar meseleye bambaşka bir açıdan bakıyor. Bangladeş gibi uzak ve imkânları kısıtlı bir ülkede bu işin içinde yer aldıkları için kendilerini talihli sayıyorlar.
Dil yapısı ve alfabe farkından dolayı epey zorlandıkları kelimeler, harfler olmuş: “I harfini çıkaramıyorlar mesela, i’ye dönüşüyor, u, o aynı şekilde. ‘Kıyında’ kelimesini doğru telaffuz etmek iki haftamızı aldı, y harfi çıkmıyor. ‘Yolunda’ aynı şekilde  bir aya yakın sürdü. ‘Gözyaşıyla’ kelimesinde çok zorlandık. Y harfini yutuyorlardı; fakat ‘közyaşı’ deyince oluyordu. Biz de ikisini tekerleme olarak söylete söylete öğrettik, üç haftada.” Duygu Bostancı, Türkiye’de olimpiyatları izlerken hep ‘Nasıl bu kadar güzel yetişiyorlar?’ diye merak ediyormuş. Peki, şimdi anlayabilmiş mi? Henüz değil, belki hiç anlamayacak dediğine göre: “Biz bir şey yapmıyoruz, sadece arkadaşlık ediyoruz onlarla. Öğrenciler zaten zeki ve azimli, asıl işi öğretmenlerimiz yapıyor.” Filiz Köse de önceden çocukları profesyonel hocaların çalıştırdığını düşünürmüş. O sebeple sene başında tereddüt etmiş, tek kelime Türkçe bilmeyen öğrencilerin karşısında. Şimdi tereddüt yerine ümit ve heyecan var; “Eminim Türkiye’de biz çocuklardan çok daha heyecanlı olacağız.”  
Anika, sunucu olarak geliyor
İkinci misafirliğimiz yine bir başka tecrübeli olimpiyat öğrencisine, Tasnia Naim Anika’ya. Babası Naim Nesim ve annesi Nazima Akhar ile karşılıyor bizi. Anika, daha önce iki kez katılmış olimpiyatlara. Mülakatı baştan sona Türkçe yapıyoruz. İki yıl önce sempatik tavırlarıyla ‘Zeytinyağlı yiyemem aman’ türküsünü yorumlamış, grubunda gümüş madalya almıştı. Evin duvarlarına baktığınızda Türkiye ile ilişkisi hemen dikkat çekiyor. Diyarbakır tablosu, çini işlemeli duvar saati, kaligrafiyle yazılmış isimlikler...  Maraş dondurmasının tadı hâlâ damağında. Geçen yıl Türkiye’ye ikinci kez gelmiş Anika ama yarışmak için değil; çünkü olimpiyatlarda bir kez derece alan tekrar yarışamıyor. Türkiye turnesine dâhil edilmiş ve söylediği türkülerle herkesin gönlünü kazanmış. Bu yıl ise çok farklı bir görevi olacak, şehir programlarında sunuculuk yapacak. Evet, 140 ülkeden seçilen 20 sunucudan biri o. Türkçesi bunun üstesinden gelecek seviyede ama kusursuz bir sunum için çalışmalarına devam ediyor.
Türkiye ve olimpiyat hatıraları aklından çıkmıyormuş Anika’nın. Aklına ilk gelen, Türkiye’den ayrılırken akıttığı gözyaşları. Çünkü kendi ifadesiyle ‘bir rüyadan uyanıyordu’. Rüya diye özetlediği günlerin içinde neler yok ki! Önceki yıl derece aldıktan sonra yaşadıkları, kendisine gösterilen ilgi, alkışlar, imza istekleri, sevgi gösterileri, dünyanın her yerinden arkadaşlar ve ortak bir dil… Geçen yılki turne kapsamında gezdiği 9 ili bir çırpıda sayıyor. Her yerde ilgi odağı olmuş, herkes evinde misafir etmek istemiş. En çok şarkıları nasıl öğrendiklerini, Türkiye’yi, şehirlerini nasıl bulduklarını sormuşlar. O dili döndüğünce anlatmış, soranlar can kulağı ile dinlemiş. Kızılcahamam’daki hazırlık günlerini, Altınpark’taki kültür şölenini, Maraş, Diyarbakır, Hakkâri, Erzurum’u, gördüğü misafirperverliği, insanların bağrına basmasını, hediyeleri, anne-babalarını ve ülkelerini uzun uzun sormalarını unutamıyor.
Anika’nın Türkçe Olimpiyatları’nda tanışığı ve arkadaşlığını devam ettirdiği 20’den fazla yabancı öğrenci var. En fazla görüştüğü Tayland’dan Nicole ile Pakistan’dan Herzık. Facebook ve mail üzerinden sürekli haberleştiklerini, Türkiye günlerini yâd ettiklerini söylüyor. Bu sene bazılarıyla görüşme ihtimali onun en büyük mutluluk kaynağı. Geçen yıl daha önce tanıştığı arkadaşlarıyla, hatta başka ülkelere giden eski öğretmenleriyle görüşmüşler. Romanya’dan gelen Yakup Hoca’yla karşılaşması için “Hayatımın en güzel sürpriziydi.” diyor.
Anika, ülkesine dönüşü ‘rüyadan uyanmaya’ benzetmişti ya, sonrasını babası Nesim Bey’e soruyoruz. Onun aklına ilk gelen, kızının Türkiye’den telefonla arayıp “Burada kalabilir miyim?” diye sorması. Gülümseyerek, vizenin 30 günlük olduğunu hatırlatıp, “Türkiye vizeni uzatırsa kal!” dediğini aktarıyor. Anika, ilk yemekte de, “Bu yemeklerde Türk tadı yok!” diyerek annesine takılmış. Nesim Bey, kızında olumlu gelişmeler gözlediğini ifade ediyor ve “Bu zaten beklediğim bir şeydi.” diyor. Nesim Bey, bir tekstil firmasında yönetici. Türk tekstil firmaları Bangladeş’te üretim yaptırdığı için ülkemizi biraz tanıyor. Zaten Türk okulunu bu yüzden tercih etmiş. Okul hayatı boyunca kızının sürekli kendini geliştirmesi, olimpiyatlarda başarılar elde etmesi onu fazlasıyla memnun etmiş. Anika’nın üniversiteyi Türkiye’de okuma düşüncesi olduğunu ve kendisinin buna itiraz etmeyeceğini söylüyor.
    Hem Naim Nesim Bey hem de Roksana Zarin Hanım için çocukları olimpiyatlara katılmakla sadece yarışmış, farklı bir heyecan yaşamış olmuyor. Daha derin anlamları var bu organizasyonun; farklı ülkeleri, kültürleri, dilleri tanımak çocukların ufkunu açıyor, özgüvenlerini artırıyor, sosyalleşmelerini sağlıyor. Dünyayı tanıyorlar, kalıcı arkadaşlar, dostlar buluyorlar. Bu dostluklar geleceğin dünyasını imar etmede ve onu güzelleştirmede rol oynayabilir.

Mesut Önal (Türkçe Öğretmeni): Ütopya kitaplarında yazanları yaşıyoruz
Bizim için hazırlıklar olimpiyat bittiği andan itibaren başlıyor. Olimpiyat süresince, gün gün not alıyoruz, diğer ülkelerin stantları, çocukları, performansları hepsine bakıyoruz. Nasıl çalışmışlar, hangi metotları kullanmışlar hepsini not alıyoruz. Sonra da kendi performansımızı değerlendiriyoruz. Olimpiyat bittiği anda elimizde bir rapor oluyor, gelecek seneye bu rapor doğrultusunda hazırlanıyoruz.
Her yıl olimpiyata katılan öğrencilerin ödüllerini ve madalyalarını okulda törenle takıyoruz. Dolayısıyla olimpiyatlardan herkesin haberi oluyor. Ayrıca Türkiye’ye yaz ve kış gezileri düzenliyoruz. Katılan öğrencilerimiz Türkiye’yi çok seviyor, dili ve kültürü öğrenmek istiyor.
Biz olimpiyatta sürekli fotoğraf çekiyoruz, gezdiğimiz yerler, aldığımız ödüller… Sene içinde bunları gösteriyoruz, fotoğraflar çocukları motive ediyor. Öğrenciler olimpiyatlara ABD’den, Fransa’dan gelen var mı diye merak ediyor. Onlarla aynı ortamda bulunmayı, fotoğraf çektirmeyi hayal ediyorlar. Zengin ve fakir ülke öğrencileri arasında bir kast, ayrımcılık olur diye düşünüyordum. Geçen yıl kapanışta stattan ayrılırken Afrikalısı, Amerikalısı, doğulusu, güneylisiyle çocukları ayıramadık birbirinden. Kızılcahamam’da yemekte aynı sıraya girmek zorundalar; ama hepsi birbirlerine o kadar saygılı, şefkatli ki, bu tabloyu daha önce hayal edemiyordum. Olimpiyat süresince sıkıntı yaşamıyoruz, ütopya kitaplarında olur ve inanmakta zorlanırız ya, işte biz onu yaşıyoruz. 15 gün boyunca 1500 çocuk bu şekilde yaşıyor ve ayrılırken de ağlıyor…

Türkçeleri su gibi!
Bu yıl ilk kez olimpiyatlara hazırlanan öğrencilerle de konuştuk. Öğretmen ve belletmenlerinin dediği gibi hepsi zeki, çalışkan ve saygılı. Türkçeleri de gayet iyi; tercümansız bütün sorulara cevap verdiler. Bazısı belki bu yıl Türkiye’ye gelemeyecek ama bir gün mutlaka yollarının düşeceğine inanıyorlar. Üniversite eğitimi için gelemeseler bile dilini- kültürünü öğrendikleri ülkeyi er ya da geç ziyaret etmeyi düşünüyorlar. Onlara, olimpiyatın ne ifade ettiğini sorduk.
(Soldan sağa) Sadia Adra, Afroza Tamanna, Raida Zaman, Mesut Önal, Ahmet Makan, Alifnura Promi, Lazin Oishee, Nowrose Nafi, Ayesha Nawshin.
1. Ayesha Abrar Nawshin (9. Sınıf): Ülkemi iyi temsil etmek ve yabancılara tanıtmak istiyorum. Böylelikle Bangladeş hakkındaki yanlış anlamaları düzeltebilirim. Yabancılar Bengalce konuşunca ben çok seviniyorum. Türkçe konuşmamız da Türkiye’de insanları çok sevindirir, bize ilgi gösterirler. Şimdiden kendi hayatımı anlatan kitap yazmak istiyorum. Türkçe Olimpiyatları da bu kitapta yer alacak.
2. Afroza Tamanna (9. Sınıf): Uluslararası bir yarışmaya katılmak önemli, iyi bir tecrübe olur. Sadece kendi ülkemi değil, başka ülkeleri de tanımak istiyorum. 140 ülkeden insanlarla tanışacağız. İnsanlık için yeni bir dünya kurabiliriz. Türkiye’ye gidersem mutlaka derece almak ve okulumun başarısını göstermek istiyorum.
3. Lazin Haque Oishee (8. Sınıf): Birçok ülkeden öğrenci geliyor, onlarla tanışmak itiyorum. Bu çok ilginç bir deneyim ve büyük bir fırsat. Geçen yıl iki arkadaşım gitti, onlardan çok güzel şeyler duydum ve Türkiye’yi çok merak ettim. Gelecek senelerde tekrar Türkiye’ye gitmek isterim.
4. Nowrose Nower Nafi (8. Sınıf): Türkçeyi ve Türkiye’yi daha çok öğrenmek istiyorum. Yabancı ülkelerden insanlarla tanışma fırsatı var. Onlara kendi ülkemi anlatacağım. Bir iş yapıyorsak en iyisini yapmalıyız. Türkçeyi iyi öğrenmek için olimpiyatlar iyi bir fırsat. Bir şeyi çok öğrenirsek daha çok severiz. Türkiye’yi seversek ilişkilerimiz daha çok gelişir.
5. Alifnura Sarker Promi (8. Sınıf): Başka ülke insanlarını ve kültürlerini tanımak ayrıca kendi ülkemizde neler olduğunu anlatmak istiyorum. Çok farklı bir tecrübe edinmiş olacağım. Ülkemin adını duyurmak istiyorum.
6. Sadia Afrun Adra (7. Sınıf): Olimpiyat şarkısında ‘İnsanlık el ele’ diyor ya, Türkiye’ye gidersem şarkıdaki gibi farklı insanlarla el ele tutabiliriz. Yeni arkadaşlar bulur, kültürlerini öğrenebiliriz. Biz de kendi kültürümüzü anlatabiliriz. İnsanlık olmazsa bu dünyada yaşamanın bir anlamı kalmaz. Türkçenin bir gün işime çok yarayacağına inanıyorum.

Hakuna Matata (hiç sorun yok) Türkçe tamam

Kenya, dışı siyah, içi ak pak insanların ülkesi. Bunu kırık Türkçelerindeki samimiyet de ziyadesiyle belli ediyor.
Lise 2 öğrencisi 14 yaşındaki Liam Chema’nın morali bozuk. “Aşikârdır Zat-ı Hak” isimli parçayla katıldığı Kenya elemelerinde üçüncü olabildi. Bu 11’inci Türkçe Olimpiyatları’nda yarışamayacağı anlamına geliyor. Teselli, öğretmeni Zeki Tazegül’den: “Üzülme, yarışmacı olamıyorsun belki ama şehir turnelerine katılma şansın hâlâ var. Üstelik turne olursa, gelecek yıl yarışma şansın yüksek. Oysa yarışmacı olsaydın, seneye çağrılmayabilirdin.” Liam’ın ümitle beklediği haber, biz Kenya’dan ayrıldıktan sonra gelmiş. Turne listesine eklemişler.
Bu yılki Kenya ekibine Nairobi Erkek Lisesi hâkim. Şiirde ülkeyi temsil edecek Abdulfettah Muhammed, buranın öğrencisi. Lise 2’deki Muhammed’i Türk okulu ile tanıştıran ise üst sınıftaki arkadaşı Abdurrezzak Barre. Eğitim kalitesi ve burs imkânlarını duyunca ikna süreci hızlanmış. Türkiye adını öncesinde sadece coğrafya ve tarih kitaplarında görse de geldikten sonra ortama alışıp kaynaşması uzun sürmemiş. Türkçenin gelecekte işine yarayacağına inanıyor. Hocaları ile arası iyi. Onlar üzerinden Türkleri, sıcakkanlı, iyi kalpli, kolay iletişim kurulabilen insanlar diye tanımlıyor. Türkçe öğreniminde ise çok zorlanmamış. Öyle ki favori kelimeleri bile var. Başta “çay” ve mütemmim cüzü “çay sohbeti”. 11’inci organizasyona Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, “Ben seni görmeden sevdim” isimli şiiriyle katılıyor. Heyecanı sadece Türkiye’ye gideceğinden değil, ülkesini temsil sorumluluğundan. Olimpiyata dair merakı ise vakit yaklaştıkça artıyor.
Kenya organizasyona birkaç dalda katılıyor. En iddialı alanlardan biri halk oyunları. 24 kişilik ekibin yarısı yarışmacı, kalanı ise turnelerde görevli. Adrian ‘Jatelo’ Mola, Ali Abdulkerim İbrahim ve Zeki Halid Alkizim turne grubundaki üç isim.
Adrian’ın Türk okuluna gelmesi tanıdıkları sayesinde olmuş. Anne ve baba, “Çocuğu bu okula gönderin.” tavsiyesine uyup oğullarını Light Academy’e göndermiş. “Aslında önce ben geldim. Sadece dış görünüş bile yetti, kabul etmem için. Görmek inanmaktır diye bir söz var. Ben de gördüm ve inandım.” Türkçeye muhabbeti ise ana dili Swahili ile aradaki ortak kelimeleri keşfettikçe artmış. “Sizde ‘koku’ bizde ‘kokunu’, sizde ‘haber’ bizde ‘haberi’. Yine de bunlar bir yana Türkçede en çok ‘göz’ kelimesinden etkilendim. Çünkü göz her şeyi ele verir.”
Yetenek avcısı Zeki öğretmen
Olimpiyat ekibine öğretmeni Zeki Bey dâhil etmiş. “Okulda bir odada tek başına ritim çalışıyordum. Birden girdi ve beni gördü, sonra da ‘Burada ne yapıyorsun?’ diye sordu. Anlatınca, “Madem becerin var, değerlendirelim.’ dedi.” Türkiye’ye yönelik hayalleri arasında yemekler ayrı bir yer tutuyor. “Aslında bazı yemekleri burada tattım. Ama orada yemek başka. Mesela maklube, lahmacun, döner.” Türk kültürü ve Türkiye’ye bakışını ise şöyle özetliyor, “Eğer bir gün önemli bir mevkiye gelirsem, Türkiye ile ilişkilerin gelişmesi için çaba sarf ederim.”
Halk oyunu turne ekibinin diğer üyesi, annesi bankacı babası pilot Ali Abdulkerim İbrahim. Türkçe kulübü üyesi. Dansı ve dans etmeyi çok seviyor. Ayrıca okulundan fazlasıyla memnun. “İki kız kardeşim var, zamanı gelince onlar da burada okuyacak.”
Ve Zeki Halid. Türkçe ile tanışalı bir yıl olmuş. Ama geçen süreye rağmen pekiştirmelerde hâlâ zorlanıyor, “Taptaze” gibi. Olimpiyatlara şiir kategorisinde, “İstanbul’u dinliyorum” ile hazırlanmış. Ancak Kenya elemelerinde üçüncü olunca Türkiye hayali kursağında kalmış. Neyse ki turne fırsatı ile yüzü gülmüş. “Seneye de katılmak isterdim olimpiyat sürecine, fakat önümüzdeki yıl bizim eğitim sisteminde biraz zorlayıcı bir dönem. Turne bileti iyi ki çıktı bu anlamda.”
Ya diğer turneciler? Gabriel Kimuhu, şarkı dalında. Büyük kardeşi Samuel 2007 Erkek Lisesi mezunu. Şu an üniversitede. O Türkçe öğrenememiş. “Ama…” diyor, “Ben sevdiğim için öğrendim.” En beğendiği konu bağlaçlar. Bir çırpıda aklına gelenleri sayıyor: peki, ama, lakin, çünkü. Tabii o başlayınca yanındakiler de hep bir ağızdan gülerek, tekrarlıyor. Bir de ayrıntı, o da arkadaşı Adrian gibi, Zeki Tazegül tarafından keşfedilen yeteneklerden. “Konferans salonunda şarkı söylüyordum. Zeki Bey girdi içeri birden ve ‘Sesin güzelmiş, bunu değerlendirelim’ dedi.” Şarkı yarışmasında beşinci olsa da turne fırsatı yakaladığı için kendini şanslı sayıyor.
Nihayet Abdulfettah Muhammed’i okulla tanıştıran, Lise 3 öğrencisi ve turne şiir grubundaki Abdurrezzak Barre Abdi. Gerçi baştan okula gelmek istememiş, kardeşi yüzünden zoraki kaydolmuş fakat zamanla o derece alışmış ki arkadaşlarını da Light Academy ile tanıştırmış. 10’uncu olimpiyata şiir dalında katılmış ve “Dünya” ile bronz madalya kazanmış. Bu arada organizasyon atmosferinde Mısır, Azerbaycan, İngiltere, ABD, Makedonya, Tanzanya, Gürcistan ile dostluk kurmuş. Görüşmeleri de devam ediyormuş.
Vennessa Alice Wanjiru, annesi Bilha Nyambura, babası Sammy ve kardeşi Vance
10’uncu organizasyonda “Karaağaç” isimli şarkı ile gümüş madalya kazanan Vennessa Alice Wanjiru da turneci olimpiyatçılardan. Anne Bilha Nyambura Gichuki iş kadını, baba Sammy Orwengo bilgisayar mühendisi. Aile Kenya’dan önce Amerika’da imiş. Ülkelerine dönünce iyi bir okul aramışlar. Tavsiyeler üzerine Mombasa Ligh Academy’nin kapısını çalmışlar. Anlatılanlardan hoşlanınca da kızlarını emanet etmişler. “Okula başladıktan sonra kızımın bireysel düşüncesi gelişti. Daha çok sorumluluk alıyor. İnsanlara yardım duygusu belirginleşti. Yetimhaneye gidiyor, engellilere yardım ediyor.” diyen anne “Her şeyden önce öğretmenlere ve niyetlerine güveniyorum.” vurgusunu ihmal etmiyor.
Bir de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile tanışma var. Vennessa’ya, daha önce Kenya’yı ziyaret eden Gül’e o günün hatırasına hazırlanan fotoğraf albümünü vereceği söylenir. Çankaya’ya çıkınca heyecanı had safhadadır. En çok da Cumhurbaşkanı’nın ne soracağını merak eder. Ve cevabını alır, “Saçlarını ne kadar sürede örüyorsun?” “4 saat” karşılığını verir fakat Gül hayretle bakar. Çünkü 4 saati 4 ay anlamıştır. Durum anlaşınca tebessüm eder. “Başarımızın devamını istedi. Bir de Türkçeye sahip çıkmamızı.”
Vennessa 11’inci olimpiyata hazırlanan arkadaşı Ester’e de yardım etmiş. Ancak nasip başka bahara kalmış. Kenya’yı şarkıda temsil hakkı kazanan okuldaşı Martina’ya ise fazlasıyla güveniyor.
Gelelim turneyle ilgili düşüncelerine. Aslında birden fazla mutluluğu bir arada yaşıyor. Tekrar Türkiye’ye gidecek bu bir, orada edindiği arkadaşları ile mesela Meksika ve Kosova ile görüşecek bu iki. Diğerleri ise özeli… Yükseköğrenimi mimarlık üzerine Türkiye’de yapmak istiyor. Fatih Üniversitesi’ni beğenmiş ama bölüm bulunmadığından başka okul araştırıyor.
Tabii manileriyle Kenya finalini renklendiren davulcu Ahmed Muhammed Abdullahî, “Sarı laleler” şarkısına getirdiği sempatik üslupla Brian Bawa, Türkçe ile dans sevgisi sayesinde tanışan Eduardo Omondi, Nijeryalı baba-Türk annenin kızı Türkçe ve Kürtçe şarkılarla dinleyenleri şenlendiren Fatma Gufran Süleyman, birkaç lisanın ana dili seviyesinde konuşulduğu aile ortamında büyüyen, annesinin “gözbebeğim” deyip yalnız Türk öğretmenlerine emanet ettiği Şükriye Mahat, Mombasa’nın ziyadesiyle şen şakrak eski olimpiyatçıları Tarık Abdulaziz Ahmed ve Hatim Sahbbir Ali 11’inci olimpiyat için Türkiye’ye gelemiyor.
Annesi, Shukri (Şükriye) Mahat’ı öğretmenlerine emanet etmiş.
Fakat gönül birliği ettikleri Anadolu insanına kucak dolusu selam ve sevgi gönderiyorlar. Hatta lisan-ı hâl ile “Biz gidemedik ama sizi bekleriz.” davetini bize emanet ediyorlar.

Kızım da bizim okula gidecek

Türkçe Olimpiyatları heyecanı sadece öğrencileri değil, mezunları bile kuşatıyor Romanya’da. Öyle ki aralarından ülke finaline sponsor dahi çıkıyor.
Andrei Bârlâteanu Bükreş Bilgisayar Lisesi’nden öğretmeni Aydın Bey’i arayıp haber veriyor, “Hocam emanetler hazır, istediğiniz zaman gelip alabilirsiniz. Siz gelemeyecekseniz ben göndereyim Sala Palatului’ye.”
Tarih 20 Mart 2013. Romanya genelindeki Türk okullarının tamamı gözünü Bükreş’teki “Türk-Rumen Kültür Galası”na çevirmiş. Herkes, Başbakan Yardımcısı’ndan bakanlara, Anayasa Mahkemesi Başkanı’ndan Genelkurmay İkinci Başkanı’na, Yargıtay üyelerinden parlamenterlere uzanan kitle karşısına yüzlerinin akıyla çıkıp vazifelerini bihakkın yerine getirmeye çalışıyor. Andrei de onlardan biri. Yıllar önce mezun olmasına rağmen okulu ve hocaları ile bağını hiç koparmamış. Hatta bu seneki final gecesi sponsorları arasında yerini almış. “2002’de mezun olduk. Yine de diyaloğu koparmadık. Geçenlerde arkadaşlarla toplanmıştık. Muhabbetin ortasında baktık konu okulumuza gelmiş ve 1,5 saat boyunca onu konuşmuşuz.” Her şey güzel de hayıflandığı tek nokta var. O da olimpiyat süreci başlamadan mezun olması. “Bizim dönemde Türkçe Dil Sınavı (TDS) vardı. Ben de katıldım ama lisanı geliştirmek için değil. Para için! Kazanana 1000 dolar ödül vardı. O gün o parayı kazanamadım ama sonrasında bana çok şey katan bir dil öğrendim.”
Mezuniyetin ardından Romanya Zaman Gazetesi’nde çalışır. Akabinde bir arkadaşı ile bilgisayar tamir dükkânı açar. Yakınlarından biri reklam tabelası hazırlama talebiyle gelince elde cetvel ve maket bıçağı yeni sektöre girer. Bugün yanında 17 kişi çalışıyor, “İyi vergi veriyorum.” Türkçesi akıcı. Muhabbeti ise samimi. Öğretmeni Aydın Bey de övgü ile bahsediyor, “Hangi işimiz olsa yardıma koşar, maddi talepler de hiç sıkıştırmaz. Ötesinde sosyal faaliyetlere katılır. Mesela kurban bayramlarında fakir fukaraya dağıtılacak etin bile hesabını yapıp destek olur.” Hocası anlatırken o, “Estağfurullah…” diyen nazarla mukabele ediyor. Fakat Türk okulluna sevgisini ifadeden de kaçınmıyor. “Bir kızım var. Onu da bizim okullara göndereceğim. Ama hangisine ona karar veremedim.”
Romanya’daki olimpiyat yelpazesinin tek rengi Andrei değil. 11’inci etkinliğe katılacak öğrencilerle devam edelim.
Radu Tîrcâ, 11’inci sınıf öğrencisi. Türk okulunda üçüncü yılı. Onun burada okumasına annesi karar vermiş. “Okulda bir matematik yarışması varmış, annem bu alanda öğretmen olduğundan ziyaret ettiğinde incelemiş ve beğenmiş. Ardından kaydettirdi.” Daha önce hiç Türkçe bilmezken geldikten sonra kısa sürede adapte olmuş. Öğrenme uğrunda bir sene yurtta kalmış. Orada üst sınıftakilerle anlaşıp Türkçesine yardımcı olmalarını sağlamış. Zamanla kelimeleri, dil bilgisini derken konuşmayı halletmiş.
Olimpiyat sürecine ise ilk 9’uncu sınıfta katılmış. Ama mansiyonda kalmış. Sonra 3’üncü olmuş. Nihayet bu sene birinci. Hâsılı, 11’inci Türkçe Olimpiyatları’nda Romanya’yı konuşmada o temsil edecek. İleride Türkiye veya Kanada’da sibernetik veya robotik okumayı isteyen Radu bunun ne kadar ağır bir yük olduğunun da farkında.
Ve şiir. Ciouca Tiberiu, Bükreş Bilgisayar Lisesi 9’uncu sınıfta. Okula arkadaşının tavsiyesi ile 5 yıl önce gelmiş. Bir gün Türkçe öğretmeni, etkinlikten ve geçen senelerde katılanlardan bahsetmiş. İlgi ve merakı artınca iştirak isteğini hocasına söylemiş. O da şiir kategorisinde karar kılmış. Yarışma için 4 ay hazırlanmış. “Kaldırımlar” şiiri ile birinci olduğunu öğretmeninden öğrenmiş. Hafızasındaki bir diğer şiir ise Romanya final gecesinde de okuduğu, “Mehlika Sultan”. Türkiye’deki organizasyona dair en çok kültürel zenginliği merak ediyor. Bir de 140 ülkenin katılacağını düşündükçe heyecanı artıyor.
Gerçi bu yıl Türkiye’ye çok kalabalık bir yarışmacı ekibi göndermiyor, Romanya. Lakin geçen senelerdeki olimpiyatçılar ülke başarısını göstermede fazlasıyla yeterli. Mesela hâlihazırda, iktidardaki Sosyal Demokrat Parti senatörlerinden birinin danışmanlığını yapan Frâtilâ Alexandru. Köstence Bilgisayar Lisesi mezunu ve Uluslararası ilişkiler- Avrupa Birliği bölümünde yükseköğrenimine devam ediyor.
Bilgisayar Lisesi’ne 7’nci sınıfta iken arkadaş tavsiyesiyle gelmiş. Kapıdan girdiğinde ne okulun Türk müteşebbislerce açıldığını ne de Türkçe öğreneceğini biliyormuş. Öncelikle teknik imkânlardan etkilenmiş. “Eski yerde sınıf mevcudu 34’tü, burada 15. Sonra öğretmenlerin öğrencilerle ilişkisi üst seviyedeydi.” İnsanî ilişkilerin sıcaklığı alışmasını kolaylaştırmış. Ardından da Türkçe öğrenmeye başlamış. “Her yeni öğrenilen bilgi bir katkı sağlar insana.” Ancak dil öğrenimi pek istikrarlı gitmemiş. Ne zaman Rumence veya İngilizce bilen bir öğretmene düşse, dil gelişimi sekteye uğruyormuş. Aksi durumlarda ise, anlaşmak için tek lisan Türkçe olduğundan gelişiyormuş. Bu arada 2 defa Türkiye’ye geziye gitmiş. İlki İstanbul, ikincisi Konya. Her birinde kurduğu arkadaşlıkları uzun süre sanal ortamdan sürdürmüş.
Nihayet 10’uncu sınıfta hocası Mukadder Bey, olimpiyatlardan bahsetmiş. Böylelikle 7’nci olimpiyatlara konuşma dalında katılmak için çalışmaya başlamış. Elemeleri geçip finalde birinciliği alınca, gidiş kesinleşmiş. Türkiye’deki olimpiyat atmosferinde en çok Kültür Şöleni’nden etkilenmiş. Üstüne herkesin Türkçe konuştuğunu görünce şaşkınlığı artmış. “Ülke stantlarını geziyordum. İskoçya’ya uğradım ve konuşmak istedim. İngilizce başladım ki, onlar, ‘Bizimle Türkçe konuş’ diye çıkıştı.”
Yarışmalarda dereceye girmeyi ummuş. Yine de ilk anda bronz denilince morali bozulmuş. Daha yukarısını beklerken, en alt sınır olması hasebiyle. Ancak sonrasında yanlışlık yapıldığı ve gümüş kazandığı meydana çıkmış.
Bütün bu tecrübenin özellikle siyasî sahada işine yaracağına inanan Alexandru, söz konusu donanımında okulun ve olimpiyatların etkisini inkâr etmiyor.
Fıstıkçı Şahap’ta zorlanmış
Türkiye onu 9’uncu olimpiyattaki, “Marslı Cumuksi” karakteriyle tanıdı. Oysa Christian Vlad’ın Romanya’da bambaşka bir hayatı var. İlkokulu özel bir eğitim kurumunda tamamladıktan sonra Bükreş Bilgisayar Lisesi’ne gelir. Yanında 5 arkadaşı daha vardır. 13 kişilik sınıfında 10 Rumen, Muhammed, Oğuzhan ve Said adlarında 3 de Türk arkadaşı olur. Babaları iş adamı çocuklar Vlad’a her konuda bilhassa dilde yardım eder. Türkçe grameri Rumence’den kolay gelse de bazı kelimeler ve kalıplar zorlar. “Mesela Fıstıkçı Şahap bayağı yordu, beni.” Mizahı seviyor. Rumence ve Türkçe harici İngilizce, biraz da İspanyolca bilgisine sahip. Hatta Paris’te çalışan ağabeyine isteği üzerine Türkçe kalıplar öğretmiş, “Merhaba”, “Nasılsın?”, “Saat Kaç?”, “İyi günler” gibi.
Peki, Cumuksi nasıl ortaya çıktı? Aslında macera 9’uncu sınıfta başlar, şiirden katılacaktır ama öğretmenin verdiği parçayı ezberlemeyince hakkını kaybeder. Bir sonraki yıl değişen hocası yeni bir dal sunar, özel beceri. Nihat Doğan, Bülent Ersoy, Seda Sayan ve Yıldız Tilbe taklitlerine çalışır. Ardından Nisan’da Marslı Robot Cumuksi senaryosu olimpiyat komitesi aracılığıyla gelir. “Robotlar nasıl çalışır, onları inceledim ve hazırlandım. Ama benim için işin en heyecanlı kısmı, Türkiye Başbakanı karşısında oynamaktı.” 9’uncu organizasyonun kapanış töreninde sahneye çıktıktan sonra sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı güldürmekle kalmaz. Bütün protokolü ve salonu kahkahaya boğar. O günleri asla unutmayacağını söyleyen Vlad, yükseköğrenimini medya üzerine yapmak istiyor ve tercihi Türkiye ile Hollanda arasında gidip geliyor. “Yani birinde lisans, diğerinde yüksek lisans düşünüyorum ama hangisi hangisinde olur karar veremedim.”
Ve diğerleri, 8’inci olimpiyatta şiir dalında gümüş madalya kazanan Dilara Cristescu. Anneanne ve dedesi ile Bükreş’te yaşıyor. 4’üncü sınıftan bu yana Bilgisayar Lisesi’nde ve bu sene mezun olacak. Romanya finallerine hocasının verdiği ve 4 günde ezberlediği şiirle katılır. Ülke elemesini geçince de Türkiye kapısı açılır. Hemen haftada 4-5 saat süren hızlandırılmış dil çalışmalarına başlar. Ardından da Türkiye’ye gidip olimpiyat heyecanını baba toprağında yaşar. Bir de turne için babasının bulunduğu Bursa’ya gidince farklı duyguların şemsiyesi altında Romanya’ya döner. Aklından geçen Türkiye’de üniversite okumak ama gönlü anneanne ve dedesini bırakmaya razı değil. Bu yüzden Bükreş’te Türk müteşebbislerin açtığı Uluslararası Lumina Üniversitesi’nde öğrenimine devam niyetinde.
Raluca Iordache de Andrei Bârlâteanu gibi olimpiyat atmosferinden önce mezuniyet diploması alanlardan. 1999’da 9’uncu sınıfta başladığı okulu 2002’de bitirmiş. Devlet okulu olmayınca Bilgisayar Lisesi’ne başvurmuş. Bir süre sonra ağabeyinin de gelmesi gerekmiş. Tabii o dönemde maddî sıkıntıyı aşmanın en iyi çaresi Türkçe Dil Sınavı (TDS) imiş. Ama sadece Raluca’ya değil, bütün öğrencilere imtihan zor gelince kimse geçememiş. Bir yıl sonra tekrar hazırlanmış. Birinci olunca, kazandığı ödül ile ağabeyini Bilgisayar Lisesi’ne kaydettirmiş. Yükseköğrenimini de Türkoloji üzerine yapınca Türkçe ve Türk kültürü ile irtibatı kavileşmiş. Şimdilerde Romanya’da yayımlanan Türk dizilerine Rumence altyazı hazırlayan bir ekipte yer alıyor. Ayrıca Türk çocuklarına Rumence özel ders veriyor.

Olimpiyat önyargıları kırdı

Kuzeyin soğuk ülkesi Danimarka’nın Türkçe Olimpiyatları ile tanışıklığı yeni sayılır. Ama kısa sürede kurulan sıcak diyaloglarla ciddi mesafe alınmış. Şimdi Anadolu Dil ve Kültür Derneği’nin yöneticileri arasında 18 Danimarkalı da var.
Kuzey Avrupa ülkesi Danimarka, ekonomik refahı ve eğitim seviyesi yüksek ülkelerden. Kişi başı millî geliri 40 bin doları buluyor. Kütüphanelerinde yılda 30 milyon kitap sirkülasyonu yaşanıyor. 5,5 milyonluk ülke nüfusunu düşünürseniz, okuma oranının ne kadar yüksek olduğunu anlayabilirsiniz. Dünyaca ünlü Andersen Masalları’nın yazarı Hans Christian Andersen’in memleketi için bu oran şaşırtıcı olmamalı. İngilizce burada ikinci dil, herkes biliyor ve konuşuyor. Peki, 60 bin Türk’ün yaşadığı ülkede Türkçe hangi oranda konuşuluyor? Maalesef bu sorunun cevabı 60 bin bile değil. 31 bin Danimarka vatandaşı Türk’ten bir kısmı evinde Danca-Türkçe karışımı bir dil kullanıyor. Neyse ki, bu tablonun değişme ihtimali var artık. Danimarka 3 yıldır Dil ve Kültür (Türkçe) Olimpiyatları’na öğrenci gönderiyor. Bu sene 7 öğrenciyle katılıyorlar. Türkçeye ve olimpiyatlara ilgi her yıl artıyor. Elbette nispi bir artıştan söz ediyoruz, hatırı sayılır rakamlar mevzu bahis değil henüz. Ama bu bile bozkırda çiçek açtırmak kadar önemli bir başarı. Abartıyor muyuz? En doğrusu hikâyeyi dinleyip öyle karar vermek.
Önce Türk okullarının bilgisini verelim. 10’dan fazla Türk okulu var Danimarka’da; ama sadece birine yabancı öğrenciler geliyor. Orada da Türkçe seçmeli ders olarak okutuluyor. Yani, Danimarkalı öğrencilerin devam ettiği ve zorunlu Türkçe dersi verilen bir okul yok. Dolayısıyla olimpiyata katılacak öğrenciler devlet okullarından bulunuyor. Peki, bu nasıl oluyor? Cevabı ‘bozkırda çiçek açtırma’ başarısını gösteren iki öğretmende; Fatih Doğan (Türkçe) ve Azerbaycan Türk’ü Kemaliye Hüseyinova’da (Müzik). İkilinin yolu üç yıl önce Kopenhag’daki Türk okulunda kesişir. Fatih Bey o yıl ilk kez Türkçe Olimpiyatları’na Danimarkalı öğrenci götürmeyi düşünmektedir. Planı hazırdır; zaten okullarda iyi müzik eğitimi alan öğrencilere Türkçe şarkı öğretilirse yolun yarısı aşılmış olur. Yolu yarılamanın ilk adımı ise bu öğrencilere ulaşmaktır. İşin üstesinden tek başına gelmek mümkün değildir, en az bir ortak bulmak gerekir. Değil mi ki projenin bir ayağı ‘müzik’tir, en uygun isim müzik öğretmeni Hüseyinova olabilir. Önce olimpiyat fikrini açar Kemaliye Hanım’a, “Sizin desteğinizle biz de katılsak” der. Beklemediği hızda ‘evet’ cevabı gelir. Kemaliye Hanım’ın olimpiyatlardan haberi vardır ve kendisini fazlasıyla heyecanlandırmaktadır; ama oraya öğrenci yetiştirmek aklının ucundan bile geçmemiştir. O ki, ünü Kopenhag caddelerinde, az çok müzikle uğraşan çevrelerde almış başını yürümüştür. Çünkü konserlerde, gecelerde, kültür günlerinde piyanosuyla Türk ve Azeri şarkıları çalmaktadır. Avrupalıları cezbeden de bu konserlerde araya sıkıştırdığı Türk ve Azeri parçalarıdır.
 (Soldan sağa): Ragouzine Alisa, Evelina Kazragyte, Emile Kazragyte, İris Poporic, Sofia Akkaş, Sema Tekeli (Türkçe pratik desteği veriyor). Nicole Højer (Geçen yıl Türkiye’de yarıştı) ve Şeriye Saghany (oturan).
Yola işte bu Kemaliye Hanım’la çıkar Fatih Bey. Öğrenci bulmak için okulları dolaşıp olimpiyatları anlatmaya başlarlar, gidemediklerine mektup, broşür gönderirler. “Gelin, bütün dünyanın katıldığı sevgi ve barış temalı olimpiyatlarda biz de yerimizi alalım” denir. Avrupa, bu tür faaliyetler için fazlasıyla özgürlük alanlarını açmıştır; ama vatandaşları da o derece sorgulayıcıdır. Nitekim, yüksek duvarlar, sert önyargılar çıkar karşılarına. İlk olarak “Neden Türkçe?” sorusuna muhatap olurlar. Ardından sorular sıralanır: “Bu dinî bir şey mi, politik mi? Çocuklarımıza ne yapacaksınız? Arkanızda kim var, Arabistan mı, Amerika mı?” Dilleri döndüğünce cevap vermeye çalışırlar. Dinle, politikayla ilgisi olmadığını, tamamen sevgi ve barışı hedefleyen kültürel bir faaliyet yürütüldüğünü, herhangi bir ülkeyle de bağlantısı bulunmadığını, bilakis 140 ülkenin organizasyona iştirak ettiğini ifade ederler. Kemaliye Hanım kendisinden örnek verir; Müslüman olduğunu, yıllardır Danimarka’da konserlere katıldığını, herkesin takdirini kazandığını belirtir: “Başka amacımız yok; sadece dilimizi, kültürümüzü öğreneceksiniz. Biz müzikte de iyiyiz, eğitimde de iyiyiz, bunu göstermek istiyoruz. Siz de kendi kültürünüzü tanıtacaksınız.” Bu çabalar veliler üzerinde pek etkili olmaz. Sürpriz beklenmeyen yerden gelir; Kemaliye Hanım’ın Danimarkalı müzisyen arkadaşı Gudrun Holck, çalıştığı okula gelen olimpiyat broşürüyle haberdar olur meseleden. Arkadaşını arar ve 3 öğrencisini yönlendirebileceğini söyler. Ertesi gün Hock’u da yanlarına alarak ailelere giderler. İki aile çocuklarıyla beraber gelmek kaydıyla, diğeri de onlara güvenerek teklifi kabul eder. Emily, Johanna ve Josefina ile hemen çalışmalara başlanır. Bu arada öğrenci ararken olimpiyat finallerine sadece 20 gün kalmıştır. Önce şarkılar seçilir, Holck ve Kemaliye Hanım’ın çabalarıyla iyi bir performans yakalanır, son 10 günde Türkçeye ağırlık verilir ve nihayetinde 2009’daki Türkçe Olimpiyatları Finali’ne yetişilir.
Danimarka ekibi, 15 günlük final sürecini şaşkınlıkla ama günden güne artan memnuniyetle geçirir. Atmosferden etkilenmişlerdir. Kültür Şöleni’nde açılan Danimarka standında ülkelerini anlatırlar. Türkiye’yi, insanını yakından tanırlar. Emily, Fatih Bey’e bir itirafta bulunur: “Biz Türkiye’yi develerin üzerinde gezilen bir yer sanıyorduk. Siz de bizim gibi insanmışsınız!”  
Sıcak ilişkiler Danimarka’ya dönüşte devam eder. Üç öğrencinin ailesi Türkiye’de yaşadıklarını yakınlarına anlatır, çocuklar arkadaşlarına... Bu yeni bir çevre anlamına gelir Fatih Bey için. Öğrenciler ve aileleriyle irtibatı devam ettirir, hatta onların yakınlarıyla tanışır. Türkiye’ye giden öğrencilerle velilerinin duygu ve düşüncelerinin de yer aldığı bir olimpiyat dergisi hazırlanır. Ertesi yılın broşürleri dağıtılırken bu dergi yanına konulur. Danimarkalı ailelerin referansı etkili olur ve ikinci yıl 12 öğrenci birden gelir.
Sonraki yıllar da farklı gelişmez hadiseler, ilgi artarak devam eder. Danimarkalı aileler işi öylesine sahiplenir ki, ‘Daha iyi nasıl olabilir’ diye kafa yormaya başlar. Fikir alışverişleri sırasında meselenin kurumsal bir yapıyla yürütülmesi gerektiği üzerinde durulur ve geçen yıl bu konuda adım atılır. Yönetim kurulunda 18 Danimarkalının da bulunduğu Anadolu Dil ve Kültür Derneği kurulur. Kurumsallaşmanın yansıması çabuk görülür. Mesela son iki senedir ülke finali Kopenhag’ın en ünlü kültür sanat merkezi Tivoli’de gerçekleştiriliyor. İlk iki yıl ağırlıklı olarak Türklerin izlediği elemelere artık yarı yarıya Danimarkalılar geliyor. Fatih Bey, Danimarkalıların gözünden aradaki farkı şöyle anlatıyor: “İlk sene veliler diyordu ki, ‘Yahu, siz dünya çapında bir organizasyondan bahsediyorsunuz ama ciddi misiniz?’ Çünkü somut olarak sadece elimizdeki davetiyeler vardı. Geçen yılki ülke finalinden sonra tepki ‘Ne yaptınız da seviye 5-6 gömlek yukarı çıktı?’ şeklinde oldu.”
Bundan böyle Türkçe öğrenimine de ağırlık verilecek. Çünkü Danimarkalı öğrenciler şarkı ve şiir gibi sahne performanslarında başarılı olsa da Türkçe sınavı ve dil mülakatında zayıf kaldığı için derece alamıyor. Zayıflığın  iki sebebi var; okullarda Türkçe dersi olmaması ve çocukların Türkçeye mesafeli durması. Çünkü zaten ana dillerinin yanında İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi üçüncü-dördüncü dili öğrenen çocuklar için Türkçe ‘lüks’ kaçıyor. Fakat Türkiye’ye geldikten sonra iş değişiyor; öğrenciler Türkçe öğrenmediğine hayıflanıyor, bazısı döndükten sonra Türkçe derslerine başlıyor. Bunlardan birisi 2009’da finale gelen öğrencilerden Johanna. Ayrıntısını Fatih Bey’den dinleyelim: “Johanna geçen yıl bize Türkçe öğrenmek istediğini, Türkiye’de aile yanında kalabileceğini söyledi. Ama aile ayarlayamadık, o da Fransa’ya gitti. Geçen ay mesaj attı, ‘Türkçe öğrenmek için kitap CD gönderebilir misiniz?’ diye. Gönderdik, şimdi Türkçe öğreniyor.” Geçen yıl olimpiyatlarda ‘Beri gel kara göz’ şarkısıyla dikkat çeken Nicole ve annesi Irina Hanım da Türkçe öğrenme planı yapanlardan. Planını hayata geçiren biri var ki, ona ve ailesine özel parantez açmak gerekir: Markus Shannon. Geçen yıl hem şiir (Işık Adam) hem de şarkıyla (Ali yazar Veli bozar) katılmış olimpiyata. Her ikisinde de başarılıymış; ama Türkçe sınavını geçemediği için dereceye girememiş. Mülakatta kendini epey zayıf bulmuş, hatta anne ve babasının mesleği sorulduğunda aklına ilk gelen ‘kral’ ve ‘başbakan’ kelimelerini söylemiş… Bu duruma içerleyen Markus dönüşte Fatih Hoca’ya Türkçe öğrenmek istediğini söyler. Şimdi haftada iki saat Türkçe dersi alıyor.
Markus’un babası Raymond Shannon, olimpiyat ve Türkiye fikrine en soğuk bakan isimdir başta. Çünkü Türkiye onun için ‘başörtülü insanların ülkesi’ demektir ve başörtüsüne karşı önyargıları vardır. Olimpiyat projesinin arkasında da farklı düşünceler olabileceğini düşünür. Ama kendi kültürlerini tanıtma imkânı verileceğini ve 135 ülkenin katılacağını duyunca kendisi de gelmeye karar verir. Eşi Joanna Hanım’la birlikte Türkiye’de açılan Danimarka standında görev alırlar. Ziyaretçilere kendi ülkelerini, kültürlerini anlatırlar. Raymond Bey, en çok başörtülü bayanlara neden örtündüklerini sormuş ve aldığı samimi cevaplar karşısında sert bakışı değişmiş. Başörtülü insanların tahmin ettiği gibi radikal düşünceli olmadıklarını, dünyaya-diyaloga açık olduklarını anlamış. İnsanların ilgisinden, kültür ve fikir alışverişinden, 135 ülkeyi bir arada görmekten hayli memnun kalmışlar. Shannon çifti şimdi ‘Danimarka olimpiyatlarda daha iyi nasıl temsil edilir?’ diye kafa yoruyor. Fatih Bey’e de kapılarını sonuna kadar açmışlar, “Burası sizin ikinci eviniz, istediğiniz zaman gelebilirsiniz.” diyorlar.
Raymond’daki değişimin yakın tanıklarından biri Kemaliye Hanım. Çünkü kendisini ikna etmek için en çok dil dökenlerden biri. Ona göre, önyargıları kırılan sadece Raymond değil, birçok insanın fikri değişiyor. Dolayısıyla bugün olimpiyat zemininde barışı, kardeşliği yaşayan nesiller yarın dünya barışını inşa edebilir. Bunun için sarf edilen bunca emeğin boşa gitmeyeceğine inanıyor: “Dünyaya barışı getirecek olan medeniyettir, dildir, kültürdür. Olimpiyatlar bunun bir zeminini oluşturuyor. Politikayla, savaşla, kan dökmekle istediğimiz ortamı sağlayamayız. Senelerdir savaşlar sürüyor, insanlar ölüyor; daha nereye kadar savaşacağız? Gençleri bu şekilde birbiriyle, güzellikleriyle tanıştırarak evrensel barışın adımları atılmış oluyor.” Olimpiyatların Kemaliye Hanım’ın kişisel hayatında da farklı bir anlamı var. İki yıl önce kanser hastalığından kaybettiği eşinin acısı bir nebze de olsa öğrencilerle ilgilenirken dinmiş. “Bu iş olmasaydı yalnızlıktan kurtulamazdım.” diyor.
Olimpiyattan sonra Türkçe
Markus Shannon iddialı ve rekabeti seven bir öğrenci, 7. sınıfa gidiyor. Hatta geçen yıl olimpiyatlara bir iddia sonucu gelmiş. Sahnede şarkı söyleyemeyeceğini iddia eden arkadaşından 20 kron kazanmış. Yeni iddiası Türkçe öğrenmek. Halen Çince seçmeli ders veren okula devam ediyor. İngilizce ve Almancayı zaten biliyor. Peki, neden bir de Türkçe? Olimpiyatlardaki atmosferden, Türkiye’den etkilenmiş. Döndükten sonra konuşmak istediği Türk esnaflar çok sempatik yaklaşmış. Ayrıca bu yaz tenis kampı için Antalya’ya gelecek. Tabii kısa vadeli değil Türkçe ile ilgili planları. Babası, ileride üst düzey diplomat olabileceğini, mesela Türkiye’nin de içinde bulunduğu NATO’da çalışabileceğini düşünüyor veya tercümanlık, çevirmenlik yapabileceğini...
Iris Poparic (Ülke birincisi, 8. Sınıf): Türk arkadaşlarımla konuşmak istiyorum
Olimpiyatları arkadaşlarımdan duydum. Sonra internetten inceledim ve çok beğendim. Fatih Hoca ile irtibata geçtik. Şarkı dalında katılmak istediğimi söyledim, kabul ettiler. Birçok şarkı vardı ama annemle birlikte Candan Erçetin’in ‘Elbette’ şarkısını çok beğendik. Türk arkadaşlarım var; ama onlarla Türkçe konuşamıyorum. Olimpiyat sayesinde öğrenip geliştirebilirim. Türkiye’ye gitmeyi çok istiyorum, orada da başarılı olacağıma inanıyorum.
Sofia Akkaş (Ülke üçüncüsü, 4. Sınıf): Gidersem dünyanın en mutlu insanı olurum
Babam biraz Türkçe biliyor, küçükken bizi Türkiye’ye götürmüştü. Ama aklımda bir şey kalmadı. O yüzden tekrar Türkiye’ye gitmek ve dilini öğrenmek istiyorum. İnternetten olimpiyat programlarını seyrettim, çok güzeldi. Bir de Emel Sayın’ın ‘Kız sen İstanbul’un neresindensin?’ şarkısını izledim. Çünkü ben de o şarkı ile yarışacağım. Türkiye’ye gelmeye hak kazanırsam ve orada da başarılı olursam kendimi dünyanın en mutlu insanı sayarım.

0 yorum:

Yorum Gönder

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı